ÜZGÜNÜZ, AFFET!

                                                            (Fotoğraf: Yıldız Moran)

     Geçen yılların sonunda, soğuk bir kışın hüznüyle karşılaştık seninle…

Bıraktığımız anılarla, yaşlı gözlerinle…

     Giderken ki hırçınlığınla dönmüştün geriye. Öfkenin sarmaladığı yüzün, çıplak ellerin, üşüyen ayakların. Kadının ikincilleşmesinden uyuyamadığın gecelerde yatağımdan ısrarla kaldırır, bilmediğim, anlamadığım şeyler anlatıp dururdun. Bilmediğim tarihlerden, bilmediğim kadın günlerinden bahsederdin. 8 Mart derdin, Dünya Kadınlar günü, kadın cinayetleri, Clared Zetkin derdin. Her deyişinde daha kızarır, öfkeden yüzün morarırdı. Bilmediğim şeyleri dinlemenin kederiyle dinlerdim seni. Çünkü bilmek, ilmin kederidir

     Konuşurken dudaklarındaki öfke, inip kalkan kaşların, boynunda şişen damarların, yaşadığın acı, unutulmuşluğun, üzüntün ses olup dökülürdü kelimelere. Dilinden dökülenler, sert bir kayanın çarpması gibi çarpardı. Tüm sözcükler senin ağzında hayat bulur, sen sustukça susarlardı.

     Sonra eski zamanlarda yaşanmış bir hikayeyi anlatırdın: Ülkelerden birinde, tekstil fabrikasında çalışan kadınların bilinmedik sebeplerle çıkan yangın sonucu, adı tarihe siyah harflerle yazılacak  8 Mart gününde öldüğünü, daha önce hiç gitmedikleri bir yolculuğa çıktıklarını ve her 8 Mart gününde insanların bir araya gelerek onları anmak için yürüdüğünü anlatırdın. Bilinmeyen bir yangın 129 canı almıştı. 129 can, 129 hayat, 129 kadın.

Sonra eklerdin: “kadın, acının vücut bulmuş halidir” der ve dalardın uzak mavilere. Kelimeler uzun gecelerde yerini gözyaşına bırakırdı.

     Soğuk park bahçelerinde, her defasında ses tonunu biraz daha yükselterek son zamanlarda artan kadın cinayetlerinden, kadının baskı altına alınmasından hırçınlıkla, adeta sözcüklerin üstüne basarcasına, dişlerini kenetleyerek “artık yeter” derdin. Kadınların öldürüldüğü bir dünyada nasıl daha fazla yaşanılır  deyip kusardın tüm öfkeni. İnsan, insanın hızırıysa: neden bu hızır kadınlara da yetişmiyor diye sayıklardın saatler boyu.

     “Acının geçmediği, yaraların sarılmadığı bir çağda kadın, en büyük melhemidir insanlığın” diye sesli sesli okurdun, elindeki kitaptan. Altını kalın kalemle çizer, kadın olmanın derin kederini sessizliğin altına saklardın.

      “Ben kadınım! Aydınlıklar ve ayrılıklar ülkesinden geliyorum”, derdin onca yorgunluğundan sonra. Herkesin suskunluğa geçtiği bir çağda, yaşamanın imkansızlığını  taşırdın siyah saçındaki dalgalarla. Gün boyu haykırmanın yorgunluğuyla geçerdin yatağın başına. Tüm kadınların acısını göğsüne saklayıp kıvrılırdın sol kenarına. Sanki yatakta bir insan değil de açılmış bir çukur gibi duruyordu uzandığın yer.

     “Ey kadın!

     Uzandığın yerde uzattım kollarımı sana.

     Vurulduğun yerde, konuşuldun.

     Ağladığın yerde, unutuldun.

     Unutulduğun yerde hatırlandın.

     Dönüp beklemenin dönüp beklemekten daha ziyade olduğu çağlarda yapayalnız kaldın.

    Kaldığınla kaldın.

     Öldüğünle durdun.

     Hüzün çağının tanrıçası,

     Bulutların kederi.

     Üzgünüz, affet.”

Cumalı YARDIM
E- Posta: cumaliyardim@hotmail.com

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*